Değerli Okurlarım!
Şimdi konuyu neden nereye bağlıyorsun demeyin. Burası bir ekonomi köşesi. Ve ben konuyu tam da oraya bağlayacağım.
Biliyorsunuz, son yıllarda İsrail’in hukuku ve ahlâkı hiçe sayan saldırılarını, ne zaman nerede nasıl bir krize yol açacağı öngörülemeyen Amerika’nın hamlelerini konuşup duruyoruz. Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor.
İran’a açılan savaş ise dünyayı artık bir kırılma noktasına getirmiş durumda.
Tam da böyle bir atmosferde, sosyal medyada AK Parti’nin kurucularından ve bir dönem Genel Başkan Özel Danışmanı olarak görev yapmış Cüneyd Zapsu’nun kısa bir videosu yeniden karşıma çıktı.
Zapsu, birkaç yıl önce yaptığı konuşmada oldukça çarpıcı bir değerlendirme yapıyor:
“Ben Cumhurbaşkanımızla bir dönem baya bir yakın çalıştım. Hatta ilk zamanlarda günde 18-19 saat çalışıyordum. 2000’li yılların başında savunma sanayii yatırımları başladığında bu konuda onunla ters düştüm. Paraları başka yerlere yatıralım diyordum.Ama haklı çıktı. Hem de öyle bir haklı çıktı ki… Bizim o zamanki yatırımlarımız olmasa, savunma sanayiimiz bu durumda olmasa, Allah korusun… Hiç dinlemiyorlar. Bizi paramparça ederlerdi. Libya, Irak, Suriye… Bir de Türkiye derlerdi, olur biterdi.”
Bakınız bu kadar derin birikime, uluslararası tecrübeye ve güçlü ilişkilere sahip bir iş insanı; geçmişe dönüp baktığında bazı konularda nasıl yanıldığını son derece samimi bir şekilde itiraf ediyor.
Gerçekten de bazı şeyler zaman geçtikçe anlaşılabiliyor.
Hani derler ya; “hayat ileriye bakarak yaşanır, geriye bakarak anlaşılır!”
Ve bugün çok benzer şekilde ancak ileride anlaşılabilecek, etkilerini yıllar sonra göreceğimiz bir tartışma, farklı bir alanda yeniden karşımıza çıkıyor.
İstanbul Finans Merkezi…
SIRASI MI ŞİMDİ FİNANS MERKEZİNİN?
Türkiye ekonomisi son yıllarda ciddi bir sınavdan geçiyor.
Yüksek enflasyon, faizler, bütçe açıkları, artan enerji maliyetleri…
Diğer tarafta; vatandaşın konut meselesi, yaşam standardının altında kalan emekli maaşları…
Bunların hepsi son derece gerçek ve son derece önemli meseleler.
Elbette bu sorunlarla her gün mücadele edilmeli.
Varsa hatalardan dönülmeli, politikalar revize edilmeli, yükler hafifletilmeli.
Amma ve lâkin birileri de, ekonominin gelecek on yıllarını düşünmeli, strateji geliştirmeli.
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor:
Ekonomik dar boğazlar kalıcı değildir.
Krizler gelir, geçer.
Kriz zamanlarında atılan stratejik adımlar, geleceği inşa eder.
Bugün yaşadığımız sıkıntılar bir süre sonra geride kalacak.
Bölgesel ve küresel ekonomik dalgalanmalar yerini daha dengeli bir döneme bırakacak.
Günü geldiğinde, Türkiye’nin o döneme nasıl hazırlandığını, bugünden hangi adımların atıldığını konuşacağız.
BURALARA KOLAY GELİNMEDİ
İstanbul Finans Merkezi dediğimiz yapı, öyle son birkaç yılın ürünü değil!
Aslında hikâye 2000’li yılların ortalarına kadar uzanıyor.
Uzun süren çalışmalar sonucunda nihayet 2009 yılında “İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlandı. İstanbul’un küresel bir finans merkezi haline getirilmesi, o dönemde devletin uzun vadeli kalkınma vizyonunun önemli bir parçası olarak tanımlandı.
Yani mesele başından beri günü kurtarmak değil, geleceği inşa etmekti.
İpek Yolu’nun, Baharat Yolu’nun kesişiminde yer alan İstanbul, yüzyıllar boyunca sermayenin ve ticaretin yönünü belirleyen bir rol üstlenmişti.
Bugün yapılan aslında biraz da bu rolü yeniden hatırlamak.
Ancak bu yolculuk hiç de kolay olmadı.
Strateji belgesiyle birlikte; hukuki altyapının güçlendirilmesinden vergi sistemine, finansal ürün çeşitliliğinden insan kaynağına kadar birçok alanda dönüşüm hedefleri ortaya kondu.
Projeler başladı, binalar yükseldi, mevzuat çalışmaları yapıldı…
2022 yılında 7412 sayılı Kanun ile İstanbul Finans Merkezi’ne yönelik bazı vergisel avantajlar da tanımlandı.
Ancak geçen süre içerisinde bu teşviklerin sahaya güçlü bir şekilde yansıdığını söyleyemiyoruz.
Potansiyel katılımcılar, karşılarında zaman zaman öngörülmesi zor, yer yer netliği tartışmalı bir uygulama çerçevesi buldular.
Elbette mesele sadece vergi teşvikleri değildi.
Bazen ekonomi yönetiminin farklı öncelikleri gündemine alması, bazen de bürokrasinin sert ve yavaş işleyen yapısı süreci zorlaştırdı.
Bu nedenle İstanbul Finans Merkezi uzun süre, potansiyeli yüksek ama bu potansiyeli tam anlamıyla harekete geçiremeyen bir proje olarak kaldı.
Ama artık şartlar değişiyor, dünya değişiyor.
Bu değişim, İstanbul Finans Merkezi’nin başından beri taşıdığı potansiyeli bugün çok daha belirgin hale getiriyor.
Ve artık sahadaki tüm aktörler de bunun farkına varmış gibi görünüyor.
DÜNYA DEĞİŞİYOR, PARA YÖNÜNÜ ARIYOR
Bugün küresel sistem çok daha kırılgan.
Çin ile Batı arasındaki gerilim,
Rusya’ya uygulanan yaptırımlar,
İran’a yönelik finansal kısıtlamalar…
Sermaye sadece kazanç aramıyor, güvenli liman arıyor.
Uzun yıllar boyunca Körfez ülkeleri, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri; petrol ve doğal gaz gelirlerini, finans ve hizmet sektörüyle birleştirerek çok güçlü bir model kurdu.
Güven, serbestlik ve öngörülebilirlik üzerine inşa edilen bu yapı sayesinde; Çinlisinden İngiliz’ine, Rus’undan Amerikalısına kadar dünyanın dört bir yanından yatırımcıyı çekmeyi başardı.
Körfez, adeta paranın ve küresel iş dünyasının merkezlerinden biri haline geldi.
Ancak…
Yazının başında değindiğimiz gelişmeler, bu modelin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu.
Güven üzerine kurulu bir sistemde;
dış politika tercihleriyle belirsizlik üretmek,
küresel güç dengelerinde taraf haline gelmek,
hatta açık söyleyelim, Amerika ve İsrail’in politikalarının bir uzantısı gibi hareket etmek, onların kuyruğuna takılmak… Bu yapının temelini sarsar.
Sarstı da zaten!
Bu kadar büyük sermayenin,
o gökdelenlerin, bankaların, fonların,
orada faaliyet gösteren yüzlerce uluslararası şirketin;
bütün bu risklerden etkilenmemesi mümkün mü?
İşte tam da bu nedenle, “güvenli liman” dediğimiz kavramı yeniden tanımlamak gerektiğine inanıyorum.
Artık mesele sadece demokrasi, hukuk sistemi, altyapı yatırımları ve nitelikli insan kaynağı ile sınırlı değil.
Bunlara siyasal istikrar, güçlü bir ordu, makul ve tutarlı bir dış politika gibi başlıkları da eklemek gerekiyor!
İşte tam da bu noktada Türkiye devreye giriyor.
TÜRKİYE ÖNE ÇIKIYOR
Şimdi İstanbul Finans Merkezi’ne geri dönelim.
Bakınız biz, bütün kurumlarımızla, uluslararası entegrasyonumuzla Batı ekonomik sisteminin bir parçasıyız. Ne yazık ki durum böyle.
Finansal altyapımız, düzenlemelerimiz, anlaşmalarımız ve akreditasyonlarımız bu yapının içinde şekillenmiş durumda.
Ama bulunduğumuz coğrafya, kimliğimiz, önceliklerimiz ve sahip olduğumuz kapasite bizi aynı zamanda farklılaşmaya zorluyor.
İşte İstanbul Finans Merkezi tam olarak bu ayrışma için bir hareket alanı sunuyor.
Burada bankalar, sigorta şirketleri, ödeme kuruluşları ve diğer finansal kurumlar için öngörülen çeşitli vergi avantajları mevcut. Elbette bu avantajların daha net, daha öngörülebilir ve daha uygulanabilir hale getirilmesi gerekiyor. Bununla ilgili yapılacaklar var.
Bununla birlikte, dış ticaret yapan şirketlere yönelik önemli teşvik mekanizmaları da devreye alınmış durumda.
Aslında bu yapının merkezinde çok net bir hedef var:
Finansın Türkiye’ye gelmesi, fon akışının Türkiye üzerinden gerçekleşmesi.
Bu ne demek?
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu dış finansmanı, cazibe yaratarak, kendiliğinden ülkeye çekmek demek.
Çünkü Türkiye’nin temel meselesi aslında kapasite değil.
Altyapı var, üretim gücü var, yetişmiş insan kaynağı var, kurumsal birikim var.
Sorun, bu kapasiteyi besleyecek finansal kaynağın sürekliliği.
Bugün özellikle Körfez ülkelerinde milyarlarca dolarlık fonları yöneten yapıların İstanbul Finans Merkezi’ne ilgi gösterdiğini, temasların arttığını, kapının daha sık çalındığını gözlemliyoruz.
Son gelişmelerle birlikte, özellikle İran meselesinin yarattığı belirsizlik, bu yönelimi daha da hızlandırmış görünüyor.
Şimdi dönüp bir haritaya bakın.
Kuzeyde savaş,
güneyde kriz,
doğuda belirsizlik,
batıda ise durağan bir yapı.
Böyle bir tabloda Türkiye, bulunduğu coğrafyada istisnai bir konumda, öyle değil mi?
SON SÖZLERİM
Yazımın başında savunma sanayii örneği vermiştim. Bazen ektiğinizi böyle 20 sene sonra biçiyorsunuz. Sabırlı olmak gerekiyor.
Ben benzer gelişmeleri, İstanbul Finans Merkezi projesinde de göreceğimize gönülden inanıyorum.
Ha, şunu diyebilirsiniz: ‘Öyle İstanbul’un merkezine bina dikmekle olmaz.’ Ben de aynı kanaatteyim: Öyle olmayacak elbet. Olmamalı!”
Teşvikleriyle, uygulamasıyla, yetişmiş insan kaynağıyla, pazarlama stratejisiyle, finansal ürün çeşitliliği ile…
Her şeyiyle bir cazibe merkezi olacak İstanbul Finans Merkezi.
Ve öyle inanıyorum ki, ortaya konulan bu vizyon gelecek yıllarda “yine haklı çıktı” dedirtecek.
İsmail Vefa AK / Haber7
X: @Ismail_Vefa_AK


