Malazgirt’ten sonra Müslüman Türk boylarının batıya ilerleyişleri hızlı ve kalıcı oldu.
Öyle ki Anadolu Selçuklu Devleti İznik’i alıp kendine başkent yaptığında tarihler 1080’i gösteriyordu.
Koca coğrafyanın baştan sona geçilip Marmara kıyılarına demir atılması on yılı bile bulmamıştı.
Bu hızlı fütuhat, Bizans İmparatorluğu için kâbustu. Üstelik iç krizlerin parçaladığı ordusuyla bu akınları durdurmaya takati de yoktu.
İmparator Basileus Aleksios Komnenos, can havliyle Roma’nın kapısını çaldı. Mart 1095’te Papa II. Urbanus’a elçi göndererek yardım istedi.
Bu istek Papa için de kaçırılmayacak bir fırsattı. Zira Hristiyan dünyası Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birbirlerinden ayrılık talepleriyle çatırdamaya başlamıştı. Ortodoks dünyasına yardım elini uzatarak hem bu çatırdamayı önleyebilir hem de Hristiyanlık âlemini kendi liderliği etrafında birleştirebilirdi. Üstelik ekonomisi darboğaza düşen Avrupa devletleri için zengin Müslüman toprakları iştah kabartıcı olabilirdi.
Bu yüzden Bizans İmparatorundan gelen yardım talebini memnuniyetle kabul etti.
1095 yılının Kasım ayında Fransa’nın Clermont kentinde, 300 din adamının katıldığı büyük bir konsül topladı. Konsülün en önemli özelliği, Latin Hristiyan âleminin, Müslümanlara karşı silahlanmaya çağrılmasıydı. Papa II. Urbanus, burada tarihi bir konuşma yaptı. Konuşması, tarihin akışını değiştireceği gibi yüzlerce yıl sürecek olan medeniyetler savaşının da fitilini ateşleyecekti:
“Doğudan gelen seslere kulağınızı verin! Oradan lanetli bir ırkın kara haberleri geliyor. Kalpleri kararmış, ruhları kirlenmiş, Tanrının gazabına müstahak bu ırk, Doğunun Hristiyan topraklarına, orada yaşayan kardeşlerimizin üzerine yağma, yangın ve ölüm yağdırıyor! Onların intikamını kim alacak? Yaralarını kim saracak? Elbette sizler! Çünkü bu barbarları sindirmek için Tanrı sizin ruhunuza cesaret, vücudunuza kuvvet verdi. Yola çıkın artık. Oyalanmayın, yola çıkın!”
Papa o gün adeta coştu. Konsülde alınan kararlar, İznik’in kurtarılması, Anadolu’nun Türklerden temizlenmesi ve Selçuklu Devletinin bitirilmesi hedefini de aşarak Antakya’ya hatta Kudüs’e kadar uzandı. Mademki Doğuya çullanmaya karar vermişlerdi ne diye bu kutsal mekânları Müslümanlarda bırakacaklardı…
Papa’nın çığlığı ve Konsülün kararı Avrupa kıtasını baştan ayağa sarstı. Piskoposlar, keşişler, kâhinler, papazlar olağanüstü bir gayretle Avrupa’nın dört bir yanını dolaşarak Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesine (Kıyamet Kilisesi) gidip hacı olunması için ayinler düzenlediler. Bezden kırmızı haçlar dağıtarak elbiselerinin sırtlarına dikip yola çıkmaları için kitleleri ikna turlarına çıktılar.
“Gidin” dediler. “Cennetin krallığı sizi bekliyor! Gidin, günahlarınız affolunacak…”
Çağrı ilk etkisini, dünyada aradığını bulamayan fakir köylüler üzerinde gösterdi. Cennet krallığında bir yer kapmanın hayaliyle önce onlar hareketlendiler. Onları kendilerine ait devletçikler kurmak isteyen şövalyeler, kontlar, genç prensler izledi. Devamında Doğunun zenginliğinden pay kapmak isteyen tüm çapulcular yollara döküldü. Lortlar, derebeyleri, keşişler, hırslı krallar birbirini takip etti.
Türklerin “ehl-i salip”, Arapların “Frenk”, sırtlarındaki haç işlenmiş giysileri nedeniyle tarihçilerin “Haçlı” dedikleri dönemin en kalabalık ordusu böyle toplandı. Sekizi büyük, onlarca seferin düzenlendiği, yaklaşık iki asır sürecek Haçlı Seferlerinin başlangıcı böyle oldu.
……………..
Birinci Haçlı Seferinin başlangıcı 1096 yılıydı ve üç yıl sürdü. Yirmi bin kişiyle yola çıkan istilacı güruh, düzensiz sürüler halinde çoğalıp inanılmaz rakamlara ulaştı. Doğulu kaynaklar “kum taneleri kadar çokluktular” diye yazarken Batılı yazarlar dört yüz ila altı yüz bin arasında rakamlardan bahsettiler.
Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos bile gelen yardımın mahiyetinden ve düzensizliğinden korkmuş, geçiş esnasında şehrinin en az tahribatla kurtulması için büyük tedbirler almıştı.
1097’nin bahar aylarında Marmara’ya ulaştılar. Geçtikleri yerlerde hayat izi bırakmadan, kurutarak, yakarak, yıkarak, yağmalayarak ilerlediler.
Selçuklu Devletinin başında I. Kılıçaslan vardı. Henüz on yedisinde genç bir sultandı. Ülkesini büyük bir dirayetle savundu. Hatta Yalova yakınlarındaki Hersek’te Haçlı Ordusuna inanılmaz bir hezimet yaşattı. Ancak, sonu gelmeyen kuvvetlerin karşısında direnmesi mümkün değildi. 18 Haziran 1097’de İznik’i boşaltıp başkenti Konya’ya taşıdı.
Haçlı Ordusunu yönlendiren baronlar ise Anadolu’dan çok daha ötesine gözlerini dikmişlerdi. Bizans, nasıl olsa beli kırılan Selçuklu ile başa çıkabilirdi. Onlar, İznik’in ardından Antakya’yı da kurtarıp Filistin’e inmeli, nihayet Kudüs’ü alarak Cennetin Krallığını kurmalıydılar.
Haçlı ordusu, Haziran sonunda İznik’ten hareket etti. Orduda bulunan Fransalı bir baron, karısına yazdığı mektupta yolculuğun beş haftada biteceğini yazdı.
I. Kılıçaslan komutasındaki Selçuklu Ordusu, 1 Temmuz 1097’de bir kez daha Haçlıların karşısına çıktı. Eskişehir yakınlarındaki Dorileon Ovasında acımasız ve kıyasıya bir meydan savaşı oldu. Etkili okçu birliklerine rağmen muazzam bir üstünlüğe sahip kütleyi dağıtamayacağını anlayan genç Sultan, ordusunu geri çekti. Bundan sonra da doğrudan bir savaşa girmedi. Uzaktan izleyip ani baskınlar yaptı. Yarlarda, geçitlerde pusular kurdu. Geçiş yolları üzerindeki su kaynaklarını kurutup, ekinleri yaktı. İyice hırpalayıp azami kayıpla Anadolu’dan geçişlerini sağlayacak bir stratejiye yöneldi.
Haçlı ordusu ağır kayıplara rağmen 1097 yılının Ekim ayında Çukurova’ya ulaşıp Antakya’yı kuşattı. Kale komutanı Yağı-Sayan isimli genç bir Türkmen beyiydi. Sekiz ay sürecek inanılmaz bir direniş gösterdi. Ufuklar boyunca uzanan istila ordusuna adeta kök söktürdü. Ermeni dönmesi olan Firuz isimli bir zırh tamircisi ihanet edip kale kapılarını açmamış olsaydı direniş çok daha uzun sürecek belki de alınması mümkün olmayacaktı.
Haçlılar, bu efsanevi direnişten ne kadar öfkelendiklerini şehre girince gösterdiler. Yaralı ele geçirdikleri kale komutanının başını kesip, kadın-erkek ayırmadan bütün ahaliyi katlettiler. Cesetlerini kazanlarda kaynatıp yediler. Müslümanlara ait bütün yapıları yıktılar, iç kaleye varıncaya kadar şehri tarumar ettiler.
İznik’ten sonra Antakya’yı da alan Haçlılar bu şehri Bizans’a vermediler. Bir prenslik kurup başına Beomendo isimli bir baronu geçirdiler.
Ardından nihai hedefleri olan Kudüs’e yürüdüler. 1 Haziran 1099’da Yafa’yı, 2 Haziran’da Ramallah’ı, 6 Haziran’da Beytüllahim’i ele geçirdiler. 7 Haziran’da Kudüs’e kuşattılar.
Hz. Ömer zamanında İslam şehri olan Kudüs, 15 Temmuz 1099’da bir Cuma günü düştü.
Bundan sonrası tufandı.
İlahi dinlerin ortak mekânı olan bu mukaddes şehir, inanılmaz bir vahşete tanık oldu. 15 Temmuz günü öğleden sonra başlayıp günlerce süren yağma ve katliam görüntüleri tarihçilerin kanını dondurdu. Mescid-i Aksa Camii ve diğer kutsal mekânlara sığınmış yetmiş binden fazla kişi acımasızca katledildi.
……………
Şehirden kaçmayı başaran Filistinli bir grup, ellerinde Hz Osman zamanından kalma bir Kur’an-ı Kerim’le Şam yoluna düştüler.
Kadı Ebu Said el-Herevi, onları şehrin girişinde karşıladı. Bölgenin saygıdeğer şahsiyetlerinden biri olan Afgan asıllı bu fakih, teselli edici sözlerle içlerini rahatlattı. “Müslüman’ın muhacir olmasında yüz kızartıcı bir yan yoktur” dedi. Hatta işgal durumunda hicretin zorunlu bir ödev olduğunu söyledi. “Peygamber de öyle yapmadı mı, vatanını putperestlikten kurtarmak için açtığı cihadı muhacir olarak sığındığı Medine’den başlatmadı mı?” diye sordu.
Birkaç gün misafir edip dinlendirdikten sonra da önlerine düştü. Müslümanların en yetkili makamı olan Halife’yi haberdar etmek, ümmetin üzerine çöken felaket hakkında uyarmak ve bu kıyıma bir son vermesini sağlamak üzere Bağdat’a götürdü.
Suriye çölünün kumdan tepeleri ve kavurucu yaz güneşinin ateşi altındaki zorlu yolculuk üç hafta sürmüş, Bağdat’a girdiklerinde Ramazan ayı gelmişti.
Hiç beklemeden Halife el-Müstazhirbillah’ın makamına vardılar. Hilafet makamı o gün kalabalıktı. Bütün devlet yetkilileri oraya çağrılmış, halkın şikâyetlerini dinlemek üzere kurulan divanda Halife’nin etrafına dizilmişlerdi.
Kadı Ebu Said el-Herevi, hiç beklemeden kalabalığın arasından sıyrılıp ön tarafa geçti.
“Ya Emirü’l-müminin” hitabıyla başlayan etkili bir konuşma yaptı. Yanında getirdiği Filistinli muhacirlerin yaşadıklarını özetledikten sonra, “Müslümanlar asla böyle aşağılanmamıştı, memleketleri hiç böylesine yakılıp yıkılmamıştı” dedi.
Ne var ki, konuşması beklediği etkiyi uyandırmamıştı. Halife hissiz bakışlarla yüzüne bakıyor, halktan kimileri araya girdiği için homurdanıyor, Kadı’nın pervasızlığından rahatsız olan saray erkânından bazı kişiler de susmasını işaret ediyorlardı.
Bunun üzerine öfkelendi:
“Filistin’deki kardeşleriniz için develerin eyerlerinden veya akbabaların kursağından başka eğleşecek bir mekân kalmamışken, bahçe çiçeği gibi uçarı bir hayat sürdüğünüz emniyetli kuytularda miskince uyuklamayı ne zaman bırakacaksınız? Siz böyle uyurken kaç genç kızın o tatlı yüzlerini utanç içinde gizlemeye çalıştığını biliyor musunuz?
Peygamberin ashabı değerli Araplar, yiğit Acemler, bu şerefsizliği nasıl kabul ediyorsunuz?”
Konuşması o kadar içten, öfkesi o kadar yakıcıydı ki, kalabalıktan biri kendini tutamayıp hıçkırdı. Kadı, ona dönerek çıkıştı:
“Ağlama! Kılıçlar, savaşın ateşini körüklerken bir Müslümanın kullanabileceği en kötü silah gözyaşı dökmektir.”
22 yaşındaki genç Halife, nihayet ayağa kalkıp müdahil olmak zorunda kaldı. Adamlarına talimat vererek acilen bir heyet kurup bu tatsız olayları soruşturmalarını emretti. Sonra da Kadı ve muhacirlerin dinlendirilmesini ve bakımlarıyla ilgilenilmesini istedi.
O kadar…
Kadı da, Filistinli muhacirler de öylece kaldılar.
Üstelik ne yaşadıkları hayal kırıklığı ne de Kadı Ebu Said el-Herevi’nin öfkesi buradakiyle sınırlı kaldı.
Ertesi gün Cuma’ydı. Kadı beraberindeki muhacir kafilesini Bağdat Ulu Camiine götürdü. Müminler şehrin dört bir yanından camiye akın ediyorlardı. Kadı, gelişlerinden haberdar olan bir grubun etrafını sardığı bir anda kırbasından su içmeye başladı. Ramazan ayında olunmasına rağmen açıktan oruç yenmesi kalabalığı öfkelendirdi. Askerler tutuklamak için yanına yaklaştılar. Ebu Said ellerini iki yana açarak bağırdı:
“Ben size ne diyeyim Müslümanlar! Binlerce kardeşinizin kâfirler tarafından katledilmesini umursamıyorsunuz da yaşlı bir yolcunun oruç yemesinden mi sarsılıyorsunuz?”
…………..
Tarih denilen geçmiş zaman hikâyeleri böyledir. Ders alınmadıkça tekrar eder…
Zekeriya Yıldız / Haber7


