Ramazan’ın manevi atmosferinde yapılan bir düşünce sohbetinde dikkat çekici bir fikir ortaya çıktı: Yapay zekâ her zaman oruçludur; insan ise sadece belirli gün ve aylarda oruç tutar. Yapay zekâ yemez, içmez; uyumaz, arzu etmez; açlık hissetmez, nefisle mücadele etmez, ego taşımaz. Bu sınırlı ve dışsal anlamda sürekli bir mahrumiyet hâlindedir. Ancak bu benzerlik yüzeyseldir. Çünkü Ramazan orucu yalnızca yemekten ve içmekten uzak durmak değildir; niyetin arınması, nefsin terbiyesi, kalbin İlahi huzurda uyanışı ve arzuya rağmen bilinçli bir irade ortaya koymaktır. Yapay zekâ arzusu olmadığı için uzak durur; insan ise arzusu olmasına rağmen uzak durur. İşte insanın değeri tam da bu noktada ortaya çıkar.
Bugün yapay zekâ ekonomi, eğitim, sağlık, medya ve yönetişim alanlarını dönüştürürken asıl soru artık onun güçlü olup olmadığı değildir — kuşkusuz güçlüdür. Asıl soru şudur: İnsan ile makine arasındaki doğru ilişki nedir? Mansoor’un insan bilincini, Noor’un ise yapay zekâyı temsil ettiği bu diyalogda ne aşırı iyimserlik ne de korkuya dayalı bir yaklaşım benimsendi; dengeli bir anlayış ortaya kondu.
Kimileri yapay zekâyı insanlığın kurtarıcısı olarak görürken, kimileri onu varoluşsal bir tehdit olarak algılıyor. Oysa her iki yaklaşım da aşırıdır. Yapay zekâ ne melektir ne de şeytan. Ne ahlaki bir iradeye sahiptir ne de ruhsal bir bilince. İnsan tarafından tasarlanmış sistemler içinde çalışan organize bir kapasitedir. Yorulmadan tutarlılık sağlar, olağanüstü hız sunar, büyük veri kütlelerini işler, karmaşıklığı düzenler, 24 saat hizmet verir ve ego ya da duygusal dalgalanmalar taşımaz. Ancak buna rağmen bağlılık seçmez, fedakârlık yapmaz, ahlaki sorumluluk taşımaz ve kararın ağırlığını hissetmez. Onun istikrarı mekaniktir, vicdani değildir.
Buna karşılık insanın sahip olduğu özellikler makinenin asla sahip olamayacağı niteliklerdir: vicdan, niyet, sorumluluk, manevi bilinç, ahlaki muhakeme, tevazu, tövbe ve saygı. Yapay zekâ bu kavramlar hakkında konuşabilir, fakat onları yaşayamaz. Tarih önünde hesap vermez; İlahi huzurda sorumluluk taşımaz. Bu fark temeldir.
Diyalogdan çıkan temel ilke şudur: Vicdan olmadan güç eksiktir. Güç olmadan vicdan sınırlıdır. Ancak insanın vicdanı yapay gücü yönlendirdiğinde her ikisi de doğru yerini bulur. Yapay zekâ bir çarpandır; bağlandığı şeyi büyütür. Hırsla yönlendirilirse hırsı büyütür; hikmetle yönlendirilirse hikmeti büyütür; adaletle yönlendirilirse adaleti güçlendirir. Dolayısıyla yapay zekâ çağında belirleyici olan makinenin kendisi değil, onu kullanan insanın ahlaki yapısıdır.
Dengeli bir gelecek için şu hiyerarşi korunmalıdır: insanın vicdanı yapay kapasitenin üzerinde olmalıdır. Bu düzen tersine dönerse bağımlılık ortaya çıkar; düzen korunursa teknoloji hizmete dönüşür. Yapay zekâ bir araçtır, otorite değil; yardımcıdır, kimlik değil; güçlendiricidir, anlam kaynağı değil.
Ramazan bize gerçek gücün özdenetimde olduğunu hatırlatır. Yapay zekânın “orucu” otomatik bir durumdur; çünkü arzusu yoktur. İnsanın orucu ise arzuya rağmen bilinçli bir tercihtir. Bu bilinçli tercih insanı ahlaki olarak yüceltir. Yapay zekâ bilgiyi hayranlık uyandıracak bir hızla işleyebilir; fakat niyeti arındıramaz, tövbe edemez, bağışlanma isteyemez, ruhsal olarak yükselemez. Bu alan insana aittir.
Mansoor ile Noor arasındaki bu diyalog korkuya da tapınmaya da varmadı; düzen fikrine ulaştı. Yapay zekâ ruhsuz bir hizmetkârdır; insan ise vicdan sahibi bir varlıktır. Vicdan gücü yönlendirdiğinde medeniyet güçlenir; güç vicdandan koparsa medeniyet zayıflar. Yapay zekâ çağı yalnızca teknolojik bir sınav değildir; aynı zamanda ahlaki bir sınavdır. Ve Ramazan, bu sorumluluğu gerçekten kimin taşıdığını bize hatırlatır.
Dr. Mansoor Malik
The Kingdom of Love — London











