TÜİK verileri, düşüşe rağmen Türkiye’de göreli yoksulluğun % 13,0 olduğunu söylüyor. Oran az değil, bu nedenle yoksullukla mücadele devam ediyor.
Yoksullukla mücadele edilirken de genellikle sosyal yardımlar ya da istihdam devreye sokuluyor. Elbette bu hamleler önemli ve gerekli.
Oysa İLKE Vakfı tarafından yakın zamanda kamuoyu ile paylaşılan “Türkiye’de Öşür Potansiyeli ve Yoksulluk: Bölgesel Bir İnceleme” adlı Rapor, daha az görünür ama inancımızın uzantısı olarak toplumsal hafızamızda köklü bir yere sahip başka bir imkâna işaret ediyor: öşür.
Ozan Maraşlı, Safa Yıldıran ve Muhammed Mücahit Denk tarafından kaleme alınan Rapor’un en çarpıcı bulgusu şu: Türkiye’de öşür, sadece bireysel ibadet olarak dahi yerine getirilse, yoksulluğun önemli bir kısmını giderebilecek büyüklükte bir potansiyel güç.
Bu noktada ister istemez insanın aklına şu soru geliyor: Madem böyle bir potansiyel güç var, neden bu etkiyi sahada göremiyoruz?
Cevap, Rapor’un da altını çizdiği üzere “potansiyel” ile “gerçekleşme” arasındaki mesafede yatıyor. Yani öşür, bugün Türkiye’de kurumsal bir sistem içinde toplanmıyor; büyük ölçüde bireysel tercih ve bunlar da eksik bilgiye dayalı işliyor.
Tarım üreticilerinin ne kadarının bu yükümlülüğün farkında olduğu, farkında olanların ne ölçüde düzenli uyguladığı ve uygulayanların öşrü nasıl dağıttığına dair bir tablo da yok elimizde.
Buraya şahsi gözlemlerimi de not edeyim: Mesela imamların bir kısmının öşürden tam olarak haberi olmadığını ve bu nedenle tarım faaliyetlerindeki potansiyelin fiiliyata geçmesinde katkısının olamadığını görmek mümkün!
Dolayısıyla ortada ciddi bir kaynak olsa da dağınık, ölçülmeyen ve bu nedenle de etkisi sınırlı kaynaktan bahsetmiş oluyoruz.
Tam da bu noktada Rapor’un politika önerileri en az bulguları kadar önemli.
Önerilerin ortak noktası, öşrü bir “devlet vergisi” haline getirmek değil; ibadet niteliğini koruyarak öşrü daha görünür, daha organize ve daha güvenilir bir zemine taşımak.
Peki ne yapılabilir?
Öncelikle “farkındalık” oluşturmak şart.
Tarım üreticilerine yönelik bilgilendirme kampanyaları, bu ibadetin ne olduğu ve nasıl yerine getirileceği konusunda ciddi bir boşluğu doldurabilir.
Burada Diyanet İşleri Başkanlığı’na, meslek birliklerine ve STK’lara önemli roller düşüyor. STK’lar öşür toplama kampanyaları düzenlemeli; bir yandan da hutbelerden sosyal medyaya kadar uzanan çok kanallı bir iletişim stratejisi gerekiyor.
İkinci mesele “güven”.
Doğal olarak insanlar, verdikleri öşrün gerçekten ihtiyaç sahiplerine ulaştığından emin olmak ister. Bu da şeffaf ve hesap verebilir mekanizmaları zorunlu kılıyor.
Gelişen teknolojiye bağlı olarak dijital tahsilat sistemleri, izlenebilir dağıtım modelleri ve düzenli raporlama gibi araçlar, bu güveni tesis edebilir.
Üçüncü başlık ise “veri”.
Türkiye’de yoksulluk ölçümleri genellikle gelir temelli yapılırken, Rapor fıkhî eşiklerin (nisab-ı istiğna ve kifayet) de dikkate alınabileceğini hatırlatıyor.
Hal böyle olunca, daha detaylı mikro veriler, hem yoksulluğun hem de öşür potansiyelinin daha sağlıklı analiz edilmesini sağlayabilir.
Sonuç olarak Rapor, alışıldık ekonomik araçların dışında kalan bir alanı görünür kılıyor. Öşür, modern ekonomi içinde marjinal bir pratik gibi görünebilir. Ama doğru mekanizmalar kurulduğunda, toplumdaki yoksulluğun giderip sosyal dayanışmayı güçlendiren ciddi bir imkâna dönüşebilir.
Asıl mesele, bu potansiyelinin gerçekçi bir şekilde nasıl hayata geçirileceğini tartışmak. Bu nedenle mesela, akademinin de tarihsel ve karşılaştırmalı perspektiften öşür uygulamalarını incelemesi önemli.
Hepsinden önemlisi ve hepsini de içine alacak şekilde; STK’lar, kamu ve akademi birlikteliğiyle öşür konusunda ulusal düzeyde bir stratejik plan hazırlanmalı ve buna göre uygulamalar yapılmalı.
Tarım ve Orman Bakanlığı yetkililerinin meselenin farkında olması duasıyla…











