Bazen kadim öğretilere dönmek bizi daha zengin deneyimlerle şaşırtıcı şekilde geleceğe
taşıyabilir. Tarihten ders çıkartmak sadece bugünün değil, tüm zamanların meselesidir.
Ancak, bu özümseme ve ders çıkarma ameliyesi başlı başına içinde yaşadığımız zaman
diliminin yani bugünün meselesidir. Yoksa tarih bir anlamda medeniyetler, milletler ve küçük büyük olayların mezarlığıdır. Onu canlandıran bugünün insanlarıdır. Yaşadığımız zamanı yorumlamakta olayların içinde olduğumuz için bazen zorlanabiliriz. İnsan zamanının çocuğudur (El insan ibnül vakt veya ibnüzzaman demiş Araplar), ancak bu zamanının aktif veya pasif öznesi ya da nesnesi olması bakımından farklı sonuçlar doğurur.
Bazen de içinde yaşadığımız şiddetli ve büyük olaylar sınırlı insan bakışımızı ve idrakimizi sınırlayıcı etkiye sahip olabilir. O yüzden, bazı kadim öğretiler bizi insanların, toplumlarını devletlerin, büyük savaşların hakiki tasarımlarına, hakiki muharrik güçlerine götürür. Sınırlı idrakimizin kapılarını açar. Geleceğe naif perspektiflerle değil, biraz daha olgun ve zengin bir perspektif ile bakmamızı sağlar.
Söz konusu kadim öğretilerin en başında gelen “Kendini bil” olsa gerektir. Antik Yunanca “Gnothi seauton” yani kendini bil vecizesi Delphi’deki Apollon Tapınağının girişinde altın harflerle yazılıydı. Bu söz antik Yunan bilgelerinden ve şairlerinden birçok kişiye atfedilmiştir. Juvenalis (Ms 1. ve 2. yüzyıl; Decimus Iunius Juvenalis; Roma’lı hiciv şairi) bu ilkeyi “Cennetten gelme bir söz” olarak tanımlamıştır. Vakıa Peygamberimize (asm) izafe edilen ancak üzerinde ittifak olmayan “Kendini bilen Rabbini bilir” sözünün tasavvufta merkezi bir yer tutmuş olduğunu da belirtelim.
Kendini tanımak meselesi en başta din adamları, felsefeciler, eğitimciler ve toplumsal
önderler için bir ilgi alanı olmuştur. İsimlendirmesi farklı olsa da Gazali’nin şaheseri İhya’nın 2. cildi tamamiyle insanın kendini tanımasına hasredilmiştir. Özellikle Emraz-ı kalp ve bu hastalıkların tedavileri tafsilatlı olarak en ince ayrıntısına kadar yetkinlikle ve kesinlikle anlatılmıştır.
“Kendini bilmek” insanın kendi çabasıyla “Aktif Özne” niteliğini kazanmasının sadece ilk adımı değil başlangıç ve merkez noktasıdır. Kendisini bilmek, kendisinin mahiyetinin bilincinde olmak aynı zamanda eylemlerini de belirlemeye, eylemlerinin sebep ve sonuçlarını kavramaya götürür. Bu salt bir bilgi ve bilinç midir acaba? Gerçek ve fiili hayatın bir köşesinde süs veya müze objesi gibi duran bir arkaik bilgelik olgusu mudur? Hayır hayır bu olamaz. Bütün kadim öğretilerde bilmek, şuurunda olmak, düşünmek, vb kavramlar aktif kavramlardır. Bilmek kavramının içinde yapmak ve yapma kudretine sahip olmak anlamı gizlidir. Eğer bilgi kendi yörüngesinde bir eylemi hatta daimi bir hareketi içermiyorsa ölü bilgidir. Tabi ki bu bilginin ölü olma keyfiyeti, bilgiyi gerektirdiği eylem ile yaşatmayan birey ve toplumlar içindir. Yoksa başka bir birey veya toplum eriştiği bir bilgiyi hayata geçirerek ona can ve kudret verebilir. Bu yüzden, bilgi için insanlığın ortak malı diyebiliriz, kim daha bilgiyi alma, proses etme, geliştirme, hayata tatbik etme bağlamında ehil ve liyakat sahibi ise bilgi onun malı ve mülkü haline gelir. Bu öylesine ilginç bir durumdur ki, milletler kendilerine ait servetlerini ehil ve liyakatli olmadıkları için israf ederler, yokluğa mahkum ederler. Bazı milletler ise başka milletlerin birikimi olan bilgiyi ve değerleri ehil ve liyakatli oldukları için alır, benimser, geliştirir ve hayata tatbik ederler. Bilginin evrensel oluşunun bir veçhesi de bu olsa gerektir. Burada da yine bilgiyi hayata geçirerek ona can ve kudret verme meselesi ortaya çıkmaktadır.
“Kendini bil” vecizesinin arka yüzü “Başkasını tanı” özlü sözdür. Biz bunu bugünkü konumuz gereği “Düşmanını tanı” ifadesiyle değiştirdik. Bu iki özlü söz birbirini destekleyen, birbirinin doğruluğunun sağlamasını yaptıran, bir diğerinin anlaşılması ve farkına varılması için zihni imkan sağlayan, bir vahidin iki yüzü diyebileceğimiz iki hakikatin, olgunun, bilgeliğin ifadesidirler. Özellikle kendini bilmeden başkasını, düşmanını tanımak mümkün olmaz.
Ancak başkasını, düşmanını tanıyarak kendini bilmenin objektif koşulları oluşturulur. Bireysel düzeyde başka bireylerin ahlaki tutumlarını, erdemlerini, iyilik üzerine kurgulanmış hayat biçimlerini tecrübe ettikçe kendi bireysel tutumlarımız ve değerlerimizi mukayese etme imkanına sahip olabiliriz. Aynı şekilde, devletler ve güçler için değerlendirme yaparken sadece kendi sahip oldukları değil, diğer güçlerin sahip oldukları üzerinde de bilgi sahibi olunması gerekir. Zira kendi dışındaki güçler aşırı geliştiği ve gelişmeyi idrak edemediği için kendi halinde sorunsuz ve dingin yaşayan güçlerin yok olduğunu tarih bize öğretmektedir.
Özellikle bir dönemin büyük güçlerinin böylesi bir dinginlik ve atalet ile imtihanları acı neticeler vermiştir. Mesela dünya tarihinin en köklü imparatorluklarından olan Çin’in 1500’ler sonrası gelişen Batı ve sömürgeciliğin hedefi olarak yaşadığı acı tecrübelerin 19 ve 20. yüzyıllarda yoğunlaşarak artması, hatta “Utanç Dönemi” diyeceğimiz korkunç bir dönemin (1840- 1945) yaşanması böylesi bir mukayese ihtiyacını duymamasındadır. Ardından yaşanan koyu komünizm dönemi ve özellikleri büyük açlık yıllarından sonra Çin Devlet aklı tahminimce bir karar verme aşamasına gelmiştir. Deng Xiaoping’te sembolleşen reform yapma iradesi muhtemelen bir devlet iradesidir. Çin artık “düşmanını tanı” ilkesi gereğince kendi dışındaki büyük güçlere ve sistemlerine öğrenen bir gözle bakma gereğini duymuştur.
Zira geleneksel dinginliğin ve ataletin devam etmesi halinde o koskoca kütlenin eriyip gideceğini fark etmiştir. Büyük küresel şirketlerle yapılan anlaşmalar ve işbirliği çalışmaları, Batılı devletlerin bazı sistemlerini kazanmak ve öğrenmek uğruna yapılan özverili anlaşmalar, bu yolda devam eden yarım asırlık kitlesel çaba bu ilkenin gerçekleştirilmesi uğrunadır. Ve Çin bundan fevkalade olumlu bir sonuç almıştır.
“Hasmını tanı” vecizesi sadece hasmının savaşta mağlup edilmesi için özellikle güçlü ve zayıf yönlerini tanımak anlamında değildir. Hasmının sahip olduğu gelişmiş donanımını, bilim ve düşüncede gelişmiş yapısını hatta erdemlerini de tanıma, anlamayı içermektedir. Dinginlik ve atâlet derken mutlak dinginlik ve hiç bir eylem yapmamayı kastetmiyorum. Lüzumsuz ve isabetsiz kararların tahrik ettiği savaşlar, iç çekişmeler, her türlü üzerinde ısrar edilen hatalı tasarruflar da ataletten farksız sonuçlar doğururlar. Mesela Osmanlı Devleti Aliyyesi eylemli bir devlet idi. İç dünyasında hareketli ve dinamik bir toplumsal, ticari ilişkiler cari idi. Duraklama Döneminin bitimine kadar, alınan büyük yenilgilere rağmen savunma ve taarruz savaşı vermekten geri durmamıştı. Ayrıca Kanuni’nin son döneminden itibaren bazı iç isyanlar da patlak vermişti. Ancak, bütün bu hareketlilik sayacağımız hususlar gerçek bir ilerlemeye ve gelişmeye neden olacak hareketlilik sayılamaz. Zira Batıdaki hasımlarımızın bir kısmı bırakalım bizi dünyadan bile ileri gitmişlerdi. Osmanlı Devletinin mevcut haliyle bu yeni güçlerle rekabet edebilmesi ve savaşta galip gelebilmesi mümkün değildi.
Bunun da nedeni kendi dinamikleriyle düşünsel ilerlemeyi, teknolojik gelişmeleri özellikle de askeri teknolojileri geliştirebilmesi sağlayacak ilerlemeden yoksun kalması idi. Bunlar olmayınca ticari hayat, üretim altyapısı ve toplumsal refah da mümkün değildi. Özellikle gerileme döneminde yoğunlaşan hareketlilik, sürekli geri çekilme ile noktalanan bir negatif hareketlilikti. Bu sorunu kökten çözecek, gerilemeyi tersine çevirecek bir iç dinamizm gerekliydi. Bunun için de her iki vecizenin (Kendini bilme ve hasımlarını tanıma vecizeleri) gereğinin yapılmamış olmasıydı. Mesela “Kendini bilme” bağlamında, özellikle gerileme döneminde ortak bir bağ olan Osmanlı tabiiyeti (Vatandaşlığı) görünüşte ve henüz hukuken var idi; ancak, genel görünümün altından bir dip dalgası şeklinde devlet içinde milliyetler ortaya çıkıyordu. Bu hiç kuşkusuz devletin ana bileşenlerinin senkronizasyonunda ciddi sorunlar var demekti. Ama bu ayrılmayı o dönemin ortalama bürokratının ve aydınının görmesi, idrak etmesi mümkün değildi. Bu göreceli bakışın ve idrak eksikliğinin yansımasını bir başka konuda Niş (1841) ve Vidin (1849) İsyanlarında görmek mümkündür. Geleneksel Osmanlı İdarecileri açısından Vidin ve
Niş’te isyanlar vardı, Ordu bu isyanları bastırmaya yetecek güçteydi. İsyanlar büyütmeden askeri güç kullanılarak çözülmeliydi. Oysa ki modern Tanzimat bürokratı bu bölgelerdeki sorunun yapısal olduğunu, tarihi geçmişe dayandığını, geçmişteki uygulamaların devamıyla bu sorunu çözmenin mümkün olamayacağını savunuyordu. Meselenin özü şu idi ki, bu bölgelerde şerîatlerde yararlılık gösteren gazilere verilmiş topraklardan yerel köylüler de hak talep etmekteydiler. Bir taraftan Osmanlı geleneksel ikta sistemi bugünün şartlarını karşılamıyordu. Diğer yandan, Balkanlar’da milliyetler uyanmıştı. Modern Tanzimat bürokratı bu meseleyi yapısal açıdan çözmeyi, askeri güç kullanımını sınırlandırmayı düşünüyordu.
Diğer yandan, “Hasmını tanıma” bağlamında Osmanlı artık Balkanlar’da Rus Çarlığı gibi bir hasımla çatışma riskini de göze almalıydı. Buna dönemsel olarak Avrupalı güçlerin müdahale durumunu da ilave etmek gerekiyordu. İsyanları bastırma konusunda modern ve geleneksel idarecilerin birbirini takip eden müdahaleleri olmuşsa da nihayetinde geleneksel idarecilerin görüşleri ve güçleri baskın gelmiş, ordu isyanlara müdahale etmiştir. Ancak, bu sorunu çözemediği gibi Rusya’nın Balkanlar’a askeri müdahalede bulunmasına, üstelik Balkanlar’da asker bulundurma hakkını elde etmesine neden olmuştur. Rusya’nın Balkanlarda daimi asker bulundurması, Bulgar ve Sırp etnisitesini patronajına alması, Balkanlardaki her toplumsal ve siyasi soruna müdahale edeceği hatta bu sorunları bizzat çıkaracağı anlamına geliyordu. Bu kısa anekdot vesilesiyle ifade etmek isterim ki, ülkemiz için evla olan sorunlarımızı bizzat kendimizin çözmesi, dış güç müdahalesine imkan verilmemesidir. Özellikleri iç bütünlüğünü ilgilendiren meselelerde bizatihi milletimizin iradesini hakim kılacak, iradi kardeşlik ve birliğe vesile olacak şekilde müstakil bir tasarruf ve tasarımda bulunmak gereklidir. Başka bir büyük gücün tanımlaması ve kodlaması ile iç tasarım hatta bölgesel tasarım yapmak büyük riskler içerebilir. Bunun örneklerini göstermek mümkündür.
Bugünkü genel dengeleri etkileyen olayları değerlendirirken bu idrak çerçevesinde analiz
araçlarını kullanmak gerekir. Eğer soru ve analizlerimiz sonuç üretmiyor ise olayları yeniden ve başka bir paradigma ile kavramaya çalışmamız önerilir. Bundan önceki yazılarımızda ABD’nin İran Savaşı gibi bölgesel savaşları bölgedeki güçlere yükleyeceğini belirtmiştik. Bu delegasyonun (Bir bölgesel güce delege etme, yükleme işinin) doğrudan bölge ülkelerine yükleme şeklinde olacağını düşünmüştük. Ardından Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile bu zorlama yüklemenin yakınlaştığını hissetmiştik.
Ancak, son kertede, İranın Babülmendep’teki (Yemen) vekil güçleri denilen Husiler ile Trump’ın anlaşarak, S. Arabistan’ı Husiler ile baş başa bırakması hatta Husilerin bu son derece kritik değerde olan boğazda stratejik adaları ve kıyıları işgal etmelerine göz yumması bölgesel taşeronların görevlendirilmesinin başka yollarla yapıldığını göstermektedir. Bu arada, düşmanını tanımaktan önce gelen hususun “düşmanı teşhis” olduğunu unutmamak gerekir.
“Kendini bil, düşmanını tanı” vecizesine günümüzde ilave edeceğimiz husus savaşların ve rekabetlerin cereyan ettiği zemini ve atmosferi ve şartları ifade eden savaşın hangi
düzeyinde olduğumuzun idrakidir. Basitçe ifade edersek, bilgisayar oyunlarında gençlerin
bildiği oyunların düzeyi (level) metaforunu kullanalım. Bu oyunlarda her düzey (level)
aşıldığında oyun değiştiği gibi savaşçıların yetenekleri de değişmektedir. Bu oyunlara aşina kullanıcılar için oyunun düzeylerinin farklılığını bilmek kolaydır. Ancak, yine de hangi yeteneklerin yükleneceği meçhuldür. Şuradan oyunlara bile yüklenen bu özelliğin günümüz savaşlarında ve gerçek mücadele ortamında benzerinin olmaması mümkün olabilir mi?
Dolayısıyla bu vecizeye “Ortamını teşhis et” ilavesini yapalım…
Savaşın yeni düzeyi (level) demişken yine güncel bir metaforu kullanarak son vecizemizi üretelim. Yaşadığımız dünyanın rekabet ve savaşlarını hangi düzeyde anladığımız kadar hangi netlikte ve detayda gördüğümüz de önemlidir. Sinemaya ilgi duyanların bildiği iki sinematografik teknoloji üzerinde durmak istiyorum. Normal sinema salonlarında izlediğimiz filmlerde sahnenin tamamını görmediğimizi düşünmüş müydünüz? Evet, sahnenin ve içeriğinin tamamını görmüyoruz gerçekten. Bunu IMAX sinema izledikten sonra daha iyi anlayabiliriz. IMAX Sinema perdeleri normal sinema perdelerine göre yaklaşık % 110 daha büyüktür. Kavisli ve yukarıdan aşağıya uzanan yapısı sayesinde çevresel görüş alanı doldurulmaktadır. Görüntü kalitesi de projeksiyon cihazları kullanıldığı için çok daha net, parlak ve ayrıntılıdır. Çoğu salonda görüntü normal ekranlar gibi kırpılmamaktadır; sahnenin alt ve üst kısımları da gösterilmektedir. Özel ses sistemi sayesinde her patlamayı, her fısıltıyı, sesin yönünü hissedebilmek mümkündür.
Salonun mimarisi ve koltuklar perdeyi en ideal açıyla görülebilecek yarım daire şeklinde konumlandırılmıştır. Günümüzdeki bütçeli, görsel efektli ve epik filmleri en ayrıntılı haliyle ve en iyi görüntü kalitesiyle izlemek isteyenler için IMAX sinema tercih edilmektedir. Bu konuda bakış açımızı zenginleştirecek diğer bir örnek 4DX sinemadır. Bu teknolojide odak noktası çevresel ve fiziksel efektlerdir. Koltukların sahneye göre hareket etmesi sayesinde rüzgar, yağmur, sis, koku, ve ışık gibi efektler hissedilmektedir. Perdesi IMAX sinemadan farklı olarak standart sinema perdesi boyutlarındadır. Aksiyon ve macera filmlerini aktif olarak “izlemek” daha da ötesi “yaşamak” isteyenler için tercih edilmektedir.
Kısaca nitelikli ve devasa bir görsel şölen için IMAX; aksiyonu ve yaşamışlık hissini birebir tecrübe etmek için 4DX sinema tercih edilmektedir. Bu kadar uzun teknolojik ayrıntıları verme nedenim çok garip bir hisse dayanıyor. Bir süredir ülkemiz dahil dünyada olup bitenleri farklı ve bir kısım güç elitlerine göre farklı bir düzeyde, kısıtlı bir görüntü kalitesi ve kesitinde, hatta olanın bitenin yaşanmışlık hissini kaybetmiş
şekilde gördüğümü farkettim. O yüzden “(Amel) defterleri açıldığı zaman” (Tekvir/ 10)
ayetinin tecellisine mazhar olmak için dua ediyorum kalbimle, dilimle ve elimle…
Sizce saygıdeğer dostlarım kendimizi kamil manada biliyor muyuz? Hasımlarımızı çok yönlü ve vukufla tanıyor muyuz? Dünyadaki rekabet ve savaşların hangi katmanında yaşıyoruz bunun bilincinde miyiz? Olayları ne kadar net görüyoruz? Yaşanan acıları ne derece birebir tecrübe ediyor, yaşıyoruz?
Peygamberimizin (asm) çok ettiği bir duayı biz de yapalım: “Allahım bize eşyanın hakikatini olduğu gibi (künhüyle) göster” Amin.


